|
17. asrın başlarında Bacon’un empirizmine kadar geri götürülebilmekle beraber, asıl olarak John Locke ile aynı asrın sonlarına doğru başladığı ve 19. asrın ilk çeyreğinde sona erdiği kabul edilen, fakat bu tarihten sonra da zaman zaman aldığı eleştirilere rağmen etkisini devam ettiren ve ülkemizde ise biraz da naif bir şekilde Pozitivizm ile birlikte bu etkisi daha da ağırlaşarak günümüze intikal eden ve fizik başta olmak üzere pozitif bilimlerdeki ve bununla ilgili ve ilintili olarak sanâyi ve teknolojideki gelişmelerin derin bir sûrette te’sîrinde kalan; aynı zamanda, teşkilâtlı (örgütlü) ve sistematik dinlerden –husûsî hâlde Hristiyanlık’tan– adetâ nefret eden ve çoğunlukla ateist veya deist düşünürlerin şekillendirdiği Aydınlanma Felsefesi’nin en belli başlı karakteristik vasıflarından birisi "İlerlemecilik"tir. Aynı zamanda "hümanist", yâni insan merkezli bir karaktere de sâhip olan Aydınlanma’ya göre dünya, tabiatında ilerleme niteliği bulunan İnsan tarafından sürekli olarak daha iyiye ve daha ileriye doğru geliştirilebilecektir. Aydınlanma’nın bu ideali, daha sonra ortaya çıkan ve beşeriyetin çizgisini adetâ kaderci bir tarzda, ilk dönem olan Teolojik Devir’den nihâî dönem olan Pozitif Devir’e doğru durdurulamaz bir akış olarak gören Pozitivizm tarafından da devam ettirilmiştir. Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç, anahatlarıyla ve kalın çizgilerle ifâde edilecek olursa, Tanrı’ya ve kutsal olan herşeye karşı git gide bağımsızlaşan insanlığın, her adımının bir öncekine göre daha ileri ve daha mutlu bir safha olacağı, "kendi eseri olan" bir dünya kuracağı şeklinde özetlenebilir.
Aslında, çok eski (kadîm) ve ne Batı dünyasına ve ne de kendilerine ilerlemeci sıfatını uygun addeden felsefe ve görüşlere münhasır olup birçok bakımlardan eskiye, yerleşmiş olana, sorgu-suâl edilmeden körü-körüne bîat edilen geleneklere ve yanlışlıklara karşı çok yerde de şiddetli ve radikal başkaldırılarla ortaya çıkan semâvî dinlerin de temelini ördüğü rahatlıkla söylenebilecek olan İlerleme idealinin, Kutsal ile bağını koparmış profan bir zihniyet tarafından ileri sürülen bu şeklinin günümüzde almış olduğu neticeler acaba bu iddialarının ne derece tahakkuk ettirilebildiği hakkında bize neler söylemektedir?
Bu konuda verilebilecek cevapların doğruluklarının en iyi test edilebileceği alanlardan birisi, günümüz dünyasında milletler ve devletler arasındaki adaletsizliğin ulaştığı ürkütücü boyutu en yetkin bir sûrette gösteren gelir dağılımı dengesizliğidir. Bilhassa, Kapitalizm’in kendi içinden ürettiği en keskin muhâlifi olan Komünizm’in SSCB’nin dağılması ile trajik çöküşünün ardından, karşısında kendisini dengeleyecek bir gücün bulunmadığı yeni bir ortamın zuhûr etmesiyle iyiden iyiye kontrolden çıkan Batı-merkezli Küreselleşme’nin sloganı olan Küresel Köy’ün (Global Village), demokrasi ve insan hakları çığlıklarına taban tabana zıt olarak tam bir Küresel Yağma’ya (Global Pillage) dönüşmesi sonucunda, dünya milletleri arasındaki denge en tehlikeli seviyesine ulaşmış bulunmaktadır.
Nitekim, Birleşmiş Milletler’in yayınladığı Beşerî Gelişme Raporu’na (Human Development Report) göre dünyanın en zengin ülkelerinde yaşayan % 20’lik nüfus, dünya gelirinin % 86’sına sahiptir; ancak asıl kaymak tabaka olan %10’luk kesimin payı %70’dir. Buna mukabil, en alt kademedeki % 20’lik nüfus ise dünya gelirinden ancak % l pay almaktadır, "orta halli" sayılan %60’lık kesimin payı % 13’tür. Ancak bunlar içerisinde de dünya nüfusunun %50’sini oluşturan 3 milyar insanın payı sâdece yüzde 6 olup bu nüfusun günlük geliri 2 doların altındadır ki bu da satın alma gücü paritesi ile yılda 700 dolara tekabül etmektedir; fakat bu kesim de kendi içinde homojen değildir, dünya nüfusunun yaklaşık %20’sini teşkîl eden 1-2 milyar kişinin günlük geliri 1 doların, yıllık gelir ise 500 doların altındadır ve bu da kelimenin tam anlamıyla açlık ve sefâlet sınırını temsîl etmektedir.
Söz konusu bu küresel adaletsizlik, son kırk yılda azalacak yerde iki katına çıkarak bugünkü seviyesine ulaşmıştır. Nitekim, 1960’ların başında dünya nüfusunun yaklaşık %20’sini teşkîl eden tepedeki zenginlerin geliri, tabandaki fakirlerinkinden takrîben 30 misli fazla iken, bu oran 1990’ların sonunda 60 misline çıkmıştır. Daha geriye gidilerek özel bir örnek olarak Avrupa ve Sahra Afrikası alındığında, 1820’de birincideki nüfus başına düşen ortalama gelirin ikincidekinin 2,9 katı olması, aradan geçen müddet zarfında bütün ilerleme iddialarının nasıl Batı lehine bir yağmaya dönüşerek çöktüğü açıkça görülebilecektir. Zenginler ve fakirler arasındaki bu uçurumun göstergelerinden birisi de "ortalama yaş"tır. Zenginler ortalama 77 sene yaşarken bu müddet Burkina’da 46, Kamboçya’da da 53 civârında kalmaktadır.
Hiç şüphesiz mücerret bir fikir olarak ciddî bir değeri olan ve Kant’ın deyimiyle "kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışından ötürü, İnsan’ın, kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulması" demek olan Aydınlanma’nın en önemli kavramlarından ‘ilerleme’nin ideal insan tipi de "aklın aydınlığında ve rehberliğinde" yürütülecek bir eğitim ile yetiştirilecektir. Ancak, ortada olan bu sonuca bakınca, insanın içindeki vahşeti öldürmek yerine daha da azdıran, daha "ben-merkezli", adetâ kendisine tapar hâle gelen bir insan ve toplum yetiştirmiş olan Batı’nın ve bütün dünyada artık hemen hemen alternatifsizleşen Batı zihniyetinin bütün bu ideallerinin ve bu zihniyetin ürünü olan eğitim anlayışının tepeden tırnağa sorgulanmasının ve "vicdanlardan Kutsal’ı ve onunla birlikte insanlığı silen bir eğitim, ‘insan’ı gerçekten terbiye ediyor mu?" diye sorulmasının ve müteâkiben de, "eğer bu suâle müsbet bir cevap verilecek olursa, o vakit, bu fotoğraf ne anlama geliyor?" denmesinin zamanı gelmedi mi?* |